Ahmet Bozdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Bozdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2013 Perşembe

12 EYLÜL FAŞİZMİ DEVAM EDİYOR

Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir “12 Eylül 1980’de ülkemizde gerçekleştirilen ABD güdümlü askeri darbenin ardından 33 yıl geçti. Her geçen gün darbenin arkasındaki sis perdesi aydınlanmakta; darbenin asıl mağdurları ile darbenin yarattığı yeni düzenden kimlerin beslendiği teker teker ortaya çıkmaktadır” dedi. Bozdemir şunları söyledi; “Devletin idari organlarının, darbecilerin gölgesinde yapılandırıldığı, yaklaşık dokuz yıl süren bu dönemde; partiler feshedilmiş, birçok siyasi parti lideri gözaltına alınmış ve yargılanmıştır. Atatürk’ün büyük bir özveriyle Cumhuriyet değerleri üzerine kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Dil Kurumu ve Tarih Kurumu gibi çok sayıda kurumun kapatıldığı bu süreç, Atatürkçü düşüncenin en fazla zarar gördüğü, çok sayıda Atatürkçü aydın ve düşünürün zindanlara atılarak yıpratıldığı dönem olarak tarihe geçmiştir.
12 Eylül’ün oluşturduğu korku düzeninin izleri günümüzde mevcut siyasi iktidar döneminde sürdürülmektedir. Darbenin izlerinin silinmesi konusunda sarf edilen sözlerin yerine getirilmediği görülmektedir. 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleştirilen anayasa değişikliği paketinde, en büyük propagandayı 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerin yargılanacağı üzerinden yapan AKP iktidarı, bugüne kadar bu vaadini gerçekleştirmemiş,  tam tersine 12 Eylül darbesine karşı duranları cezalandırarak kendi 12 Eylüllerini yaratmışlardır. 12 Eylül 2010 referandumunda anayasada yapılan değişikliklerin halkı aldatmaya yönelik olduğu anlaşılmıştır. Demokrasimiz önünde engel teşkil eden YÖK, zorunlu din dersi, seçimlerde uygulanan yüzde 10 barajı, siyasi partiler yasası, daha yüzlerce yasa ve hukuk dışı uygulama, bugün hala varlığını korurken, bunlara yenileri eklenmiş, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni aratacak Özel Yetkili Mahkemeler kurularak, ülkemiz adeta açık cezaevine dönüştürülmüştür. Bugün AKP iktidarının özlemini çektiği ve hedef olarak ortaya koyduğu biat eden “kindar ve dindar” gençlik projesi, 12 Eylül darbesinin bir sonucudur ve 4+4+4 Kesintili Zorunlu Eğitim Yasası ile de hayata geçirilmiş bulunmaktadır.12 Eylül Darbesi’nin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini Anayasada zorunlu hale getirilmesiyle AKP gibi partilere ortam hazırlanmıştır. 12 Eylül’ün getirdiği siyasi ortamdan beslenen AKP’nin, 4+4+4 yasasıyla eğitimi gericileştirmek için attığı adımların en önemlilerinden biri de birçok din temelli seçmeli dersin, ders çizelgelerine yerleştirilmesi olmuştur. Bu derslerle birlikte birçok okul, imam hatip okullarına dönüştürülerek, tekrar mektep-medrese ikilemi yaratılmıştır.  Böylece Öğretim Birliği Yasası rafa kaldırılarak, Cumhuriyet devrimleriyle hesaplaşmaya hız verilmiştir. Siyasi iktidarın ve Başbakan’ın “Ben yaptım oldu” anlayışına tepki olarak Gezi Parkı’ndan başlayarak yurt çapına yayılan meşru ve demokratik eylemlere katılanlara yönelik 12 Eylül dönemini aratmayan yöntemler ile sürek avı başlatılmış, binlerce vatandaşımız gözaltına alınmıştır. Polisin orantısız güç kullanımı nedeniyle hayatını kaybedenler olmuş, yüzlerce vatandaşımız ise yaralanmıştır. Ancak bilinmelidir ki, emperyalizmin diz çöktüremediği, 12 Mart ve 12 Eylül faşizminin susturamadığı bu halkı AKP hiç susturamayacaktır.  12 Eylül faşist yönetiminin oluşmasına neden olanları ve onların yarattığı düzenden bugün beslenenleri kınıyoruz. Topluma karşı suç işlemiş, işkencelerde ve idam sehpalarında insanların ölmesine neden olmuş darbeciler ve destekçileri hesap vermedikçe, ileri faşizmi örmeye çalışan siyasi iktidar, sandıkta hesap vermedikçe, Türkiye`de demokratikleşmeden bahsetmemiz mümkün değildir.”



                                                                                                                                                     

            

28 Ağustos 2013 Çarşamba

BASINI VE KAMUOYUNU YANILTAN KİM ?


Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı   Ahmet BOZDEMİR “Ulusumuz, resmi eğitim kurumlarında kullanılacak kitap içeriklerinde Atatürk posterinin, andımız metninin ve İstiklal Marşı’nın bulunup bulunmayacağını kamu kaynağıyla kitabın basımını yapan şirketlerin keyfine bırakacak değildir” dedi.
Bozdemir şunları söyledi; “Kısa süre önce bir basın açıklaması yaparak, 2013-2014 eğitim-öğretim yılında okutulacak ders kitapları ile ilgili öğretmen kılavuz kitaplarının okullara teslim edilmeye başlandığını, Zambak Yayınevi tarafından basımı yapılan kılavuz kitaplarda İstiklal Marşı, Öğrenci Andı ve Atatürk posterlerinin yer almadığını ifade etmiştik.
AKP ile yoldaşlığını yaptığı tarikatların sevk ve idaresi altında bulunan Milli Eğitim Bakanlığı’nın Atatürk’ü ve Cumhuriyetin temel değerlerini yok etmeye yönelik yaklaşımını eleştirdiğimiz açıklama kamu vicdanında ciddi karşılık bulmuştur. Hal böyle olunca basımını yaptığı kitaplara atıf yaptığımız AKP döneminde yıldızı parlayan yayınevi kendinden menkul yönetmelik yorumları yaparak Sendikamızı, basını ve kamuoyunu yanıltmakla itham etmiştir. Yayınevi sözkonusu değerlendirmelerinde çirkin uygulamayı savunurken diğer yandan da, kitapların Talim Terbiye Kurulu onayından geçtiğini ifade ederek sorumluluğu Talim Terbiye Kurulu’nun üzerine atmış, devamla diğer bazı yayınevleri tarafından basımı yapılan kitaplarda da aynı durumun olduğunu ifade ederek bilinçli olarak kendi yayınevlerinin hedef seçildiğini iddia etmiştir.
Öncelikle ifade edelim ki Eğitim-İş’in muhatabı kişi ya da kurumlar değil anlayışlardır. Yayınevi çıkıp “biz bu utanç verici uygulamayı TTK talimatıyla yerine getirdik” diyebilseydi, kendilerine yönelttiğimiz eleştirilerimizi sorgulayabilirdik. Ancak beklediğimiz gibi yanıt yanlışı savunmak ve tepkileri azaltmak için TTK ve diğer bazı yayınevlerini de sorumluluğa ortak etmek  şeklinde ortaya konulmuştur.
Ulusumuz, resmi eğitim kurumlarında kullanılacak kitap içeriklerinde Atatürk posterinin, andımız metninin ve İstiklal Marşı’nın bulunup bulunmayacağını kamu kaynağıyla kitabın basımını yapan şirketlerin keyfine bırakacak değildir. İlgili şirket, kendisine ait ana sözleşme ya da sair hukuki belgeleri istediği gibi yorumlamakta serbesttir. Ancak yetmiş beş milyonun geleceğinin şekillendiği eğitim kurumlarına devlet eliyle giren yayınların içeriğinde temsili ulusal simgelerin bulunup bulunmayacağına karar vermek bu şirketin haddini aşar.
Yayınevinin Talim Terbiye Kurulu’nu sorumluluğa ortak eden açıklamaları ise doğrudur. AKP döneminde bu kurulun, ulusun ortak çıkarlarına uygun uygulamalardan nasıl uzaklaştığını, AKP ve yol arkadaşlarının dünya görüşüne uygun bir eğitim sistemi kurgulamak için uğraş verdiğini defalarca ortaya koyduk. Bu nedenle eleştiri konusu yayınların Talim Terbiye Kurulu tarafından kusursuz bulunduğuna eminiz.


Yayınevi, yönetmelikte, ders kitaplarında ulusal simgelerin yer almasının öngörüldüğünü, diğer yayınlarda bu tür bir düzenlemenin olmadığını ileri sürmüştür. Bu iddianın hukuki değeri yoktur. Yönetmeliğin “Amaç” başlıklı 1.maddesinde, söze konu yönetmeliğin, ders kitapları, öğrenci çalışma kitapları ile birlikte öğretmen kılavuz kitaplarının hazırlanmasında hangi usul, esas, teknik, tasarım ve düzenlemelere uyulacağının belirlenmesi amacına yönelik olduğu ifade edilmektedir. Bununla birlikte yönetmeliğin “kapsam” başlıklı 2. maddesinde ders kitapları, öğrenci çalışma kitabı ve öğretmen kılavuzlarının hazırlanmasında uyulacak hususların bu yönetmelikte belirlenen şekilde yapılması zorunluluğundan bahsedilmektedir. Yönetmeliğin “Ders Kitaplarının Hazırlanması” başlıklı 8. maddesinde ders kitaplarının hazırlanmasında gözetilecek hususlar  (a-İçerik, b-Dil, anlatım ve üslup, c-Öğrenme, öğretme, ölçme ve değerlendirme, ç-Teknik, tasarım ve düzenleme olarak) 4 ayrı başlık altında ifade edilmiştir. Bu hükümde çok açık, ayrıntılı ve yayına hazırlayanın yorumuna yer bırakmayacak şekilde ölçü tespit edilmiştir. Öğrenci çalışma kitaplarının hazırlanmasına ilişkin 9. madde ve öğretmen kılavuz kitabına ilişkin düzenlemenin yer aldığı 10. maddesi sadece bu kitapların içeriğine ilişkin hususlara yer vermiştir. Ancak bu maddelerde teknik tasarım ve dil, üslup gibi hususlara yeniden bütünsel olarak yer verilmemiş olması mevzuat yapma tekniği ile ilgili bir husus olup bunların yeniden ayrı ayrı yazılması gerekmemektedir. Bu aşamada 8. madde temel referans hüküm olarak ortaya çıkmaktadır. Aksi halde, örneğin 8. maddede ders kitabının “dil anlatım ve üslup” bölümünde -Yaşayan Türkçe doğru, güzel ve etkili kullanılır. Dilin kullanımında, Türk Dil Kurumunun güncel Türkçe Sözlük ve Yazım Kılavuzu esas alınır.- vs. gibi hususlar yer almasına karşın öğrenci çalışma kitabı ve öğretmen kılavuz kitaplarının hazırlanmasına ilişkin 9. ve 10. maddelerde bu hususlara yer verilmiyor olması, yayınevine bu kitapların basımında bu temel ilkeleri yok sayma hakkı verir mi? Ya da 9. ve 10. maddede herhangi bir belirleme yok gerekçesi ile Amerikan bayrağı, Fransız Marşının bu kitaplarda bulunmasında yönetmeliğe bir aykırılık olmadığı iddia edilebilecek midir? 9 ve 10. maddede Yayınevinin ifade ettiği üzere tasarımla ilgili herhangi bir kurala yer verilmemektedir. Ancak bu maddelerde bunun yer almamasının sebebi 8. maddede dil, anlatım ve üslup ile teknik tasarıma ilişkin hususların zaten var olmasıdır. Aksi düşünce halinde öğrenci ders kitapları ve öğretmen kılavuz kitaplarının hazırlanmasında yayınevine sınırsız bir takdir hakkı bırakıldığı anlamı çıkacaktır. 8. maddede ders kitaplarının şekil ve içeriği hakkında oldukça ayrıntılı düzenlemelere yer veren yönetmeliğin diğer kitaplarda bu ölçüde ayrıntılı kural koymamış olmasını, "ulusal simgeleri bu kitaplardan dışlayıcı" bir hukuki tablo olarak yorumlamak kabul edilemez. Yayınevinin kitapların hazırlanmasında yönetmeliğe uygun hareket edildiği iddiası gerçek dışıdır.
Yayınevi olayda art niyetin olmadığı konusunda samimiyse eğer, kendinden menkul hukuki değerlendirmeleri kendisine saklamalı ve kitapları kamu vicdanına uygun olarak basmalıdır.
Sonuç olarak milyonlara yönelik bu büyük saygısızlığa derhal son verilmeli, ortak değerlerimize saygısızlık oluşturan kitaplar -yayınevi ayrımı yapılmaksızın- zaman geçirilmeksizin toplatılmalıdır. 

           


27 Ağustos 2013 Salı

EĞİTİM-İŞ MİLYONLARCA YURTTAŞI FİŞLENMEKTEN KURTARDI

 Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir, “milyonlarca öğrenci ile bu öğrencilerin ailelerinin psikolojisini bozan; özel hayatın gizliliğini ihlal ederek eğitim kurumları üzerinden yurttaşlarımızı fişleme hedefi güden; haksız ve hukuka aykırı olarak yüz binlerce eğitim çalışanının omuzlarına angarya yükleyen ADEY uygulaması bu aşamada hukuken ve fiilen uygulanamaz hale gelmiştir” dedi.

Bozdemir açıklamasında şunları söyledi; “Milli Eğitim Bakanlığı’nın birçok konuda olduğu gibi eğitim sendikalarından görüş almaksızın ve yine kamuoyunda tartışmaya açmaksızın hayata geçirdiği uygulamalardan biri olan ADEY’ in yürürlüğe girmesinden sonra, uygulamaya ilişkin tereddütlerimizin gözden geçirilerek hukuka aykırı ve uygulamada pek çok soruna neden olacak kısımların geri alınarak iptal edilmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na başvuru yapmıştık. Ancak Bakanlık nezdinde gerçekleşen bu girişime Bakanlık ret yanıtını vermişti. Bakanlığın bu ret cevabı üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü’nün 25.08.2011 tarih ve 2011/47 sayılı genelge ile ilköğretim çağındaki çocukların okula devamlarının sağlanması, devamsızlığın erken tanılanması, değerlendirilmesi, devamsızlık yapan çocuğa yönelik bireyselleştirilmiş müdahale yapılmasını sağlamak için öngördüğü Aşamalı Devamsızlık Yönetimi (ADEY) Uygulamasını yaşama geçiren genelgenin hukuka aykırı bölümlerinin yürütmesinin durdurulması ve iptali amacıyla dava açmıştık.

Açtığımız davada kapsamında ilgili genelgede yer alan;
Öğretmenlere angarya yükleyen düzenlemelerin,
Uygulama sürecinde elde edilen özel hayata ilişkin bilgilerin ve öğretmen değerlendirmelerinin, FİŞLEME anlamına gelecek e- devlet kapsamında veri tabanına kaydedilmesi uygulamasının,
Öğrenci ev ziyaretlerinde “kanaat önderi”, “din görevlisi”, “toplum tarafından kabul gören kimseler” ile işbirliği yapılmasını öngören, LAİKLİK İLKESİNİN ihlali anlamındaki düzenlemelerin,
ADEY uygulaması kapsamında doldurulacak RİDEF formlarında yer alan, öğrencilere sorulacak Özel Hayatın Gizliliğini İhlal eden bölümlerin,
Çocukların psikolojisini etkileyecek nitelikteki bu soruların psikoloji ve pedagoji eğitimi alan uzman kişiler yerine sınıf rehber öğretmeni tarafından sorulmasını öngören bölümlerin,
Çocuk yaştaki öğrencilere sorulacak sorular kapsamında bulunan ve öğrenci ve ailesinin psikolojisine olumsuz etki edecek nitelik taşıyan bölümlerin,
 Uygulamanın temel amacının, devamsızlık sorunu olan öğrencilerin bu sorunlarına çözüm getirilmesi olarak ifade edilmesine karşın -yukarıda ifade edilen hukuka aykırılıklarda göz önünde bulundurularak-, uygulamanın devamsızlık sorunu olan olmayan her öğrenciye uygulanacak olmasını öngören düzenlemenin tamamının
yürütmesinin durdurulmasını ve dosya tekemmül ettiğinde iptalini talep etmiştik. Dosyayı görüşen Danıştay 8. Dairesi yürütmeyi durdurma istemimizi reddedince olumsuz yargı kararının kaldırılması için Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’na başvurduk.


Danıştay’dan Bakanlığa Tokat Gibi Yanıt: Öğrencileri ve ailelerini fişleyemezsin
Genel Kurul 2012/617 YD İtiraz nolu dosya kapsamında itirazımızı görüşerek, Sendikamızı haklı bulmuş Danıştay 8. Daire’sinin olumsuz kararını kaldırmış ve dava konusu düzenlemelerin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. Genel Kurul gerekçeli kararında, Anayasa güvence altında bulunan özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı ile kişilerin kendileriyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme haklarına aykırı olduğunu; Türkiye’nin tarafı olduğu Çocuk Haklarına Dair Milletlerarası Sözleşme’ye aykırı olduğunun altını çizmiştir. Yine Genel Kurul özetle, düzenlemenin uygulamanın sınırlarını belirleyen çerçeve düzenlemeye dayanmıyor olmasını; uygulamanın pediatri uzmanı, psikolog gibi uzman kişiler eliyle yürütülmüyor olmasını; amacın devam sorunu yaşayan öğrencilerin bu sorununu aşmak olarak izah edilmesi rağmen bu sorunu yaşamayan diğer öğrencilerin de sisteme dahil edilmesini eleştiri konusu yapmıştır.
Kararla birlikte, milyonlarca öğrenci ile bu öğrencilerin ailelerinin psikolojisini bozan; özel hayatın gizliliğini ihlal ederek eğitim kurumları üzerinden yurttaşlarımızı fişleme hedefi güden; haksız ve hukuka aykırı olarak yüz binlerce eğitim çalışanının omuzlarına angarya yükleyen ADEY uygulaması bu aşamada hukuken ve fiilen uygulanamaz hale gelmiştir. 
Öğrencilerimize, ailelerine ve tüm eğitim camiasına hayırlı olsun. Sendikamız kurulduğu günden bugüne olduğu gibi, bundan sonra da her zaman onlar için ortaya koyduğu mücadelesini soluksuz sürdürecek.

                                                                                                                                                    

                                                                                                            

22 Ağustos 2013 Perşembe

MEB’İN ATATÜRK KARŞITLIĞI KONTROLDEN ÇIKTI

 Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir; “2013-2014 eğitim öğretim yılında okutulacak ders kitapları ile öğretmen kılavuz kitaplarının bir kısmı okullara teslim edildi. Ancak bu kitapların hazırlanmasında bazı yandaş yayınevleri tarafından yönetmeliğe uyulmadığı, İstiklal Marşı, Öğrenci Andı ve Atatürk posterine bilinçli olarak yer verilmediği tespit edilmiştir” dedi.
Bozdemir şunları söyledi; “Ders kitaplarının hazırlanması ile ilgili olarak MEB Ders Kitapları ve Eğitim Araçları Yönetmeliği’nin 8. maddesinin ç bendi 8 numaralı kısmında “ilköğretimin 1, 2 ve 3 üncü sınıflarına ait kitaplarda, yaprağın ön yüzünde Türk Bayrağı ile birlikte İstiklal Marşı'nın ilk iki kıtası; yaprağın arka yüzünde Öğrenci Andı; üçüncü yaprağın ön yüzünde Atatürk resmi ve resmin alt kısmında Mustafa Kemal Atatürk yazısı bulunur.” ibaresi yer almaktadır. Teslim alınan kitaplardan, Zambak Yayınlarınca basımı yapılan ilkokul 1. Sınıf Türkçe Öğretmen Kılavuz Kitabı’nda İstiklal Marşımız, Öğrenci Andı ve Atatürk posteri bulunmamaktadır. Daha önce Milli Eğitim Teşkilatını düzenleyen mevzuattan Atatürk’ü tamamen silen, ulusal bayramların kutlanmasına yasak getiren, ders kitaplarından Atatürk İlke ve İnkılaplarına uygunluk koşulunu kaldıran MEB’in, Atatürk karşıtlığı kontrolden çıkmış bulunuyor. AKP’nin geçmiş dönem politikalarının devamı olan bu uygulama, siyasi iktidarın Türk ulusuna Atatürk’ü unutturarak, ulusal kimliği yok etme amacının bir parçasıdır.
Atatürk ve laiklik karşıtı olduğunu bir kez daha tescillemiş olan AKP, bu çirkin uygulamalarla, Atatürk'ün ulusun kalbindeki yerini yok edemeyeceğini asla unutmamalıdır.
Yandaş basımevleri tarafından yönetmeliğe aykırı bir şekilde, Atatürk ve ulusal değerler yok sayılarak basılan ve okullara gönderilen bu kitaplar acilen Milli Eğitim Bakanlığı tarafından geri çekilmeli ve adı geçen basımevi hakkında gereken yasal işlemler yapılmalıdır.
Onbinlerce yurtsever öğretmenin ve eğitim çalışanlarının güç verdiği, her geçen gün katlanarak büyüyen Eğitim-İş, Atatürk'ün manevi şahsiyetiyle ilgili olarak gösterdiği özel hassasiyetle, üzerine düşen sorumlulukların gereğini, sarsılmaz bir kararlılıkla yerine getirmeye devam edecektir.”
                                                                                                               

21 Ağustos 2013 Çarşamba

OKULA BAŞLAMA YAŞI 72 AYA ÇEKİLMELİ




 Eğitim-İş Çanakkale Şube  Başkanı Ahmet Bozdemir, "Bakanlık, hiçbir pedagojik temeli olmayan bu yanlış uygulamadan vazgeçmeli ve okula başlama yaşını doğrudan 72 aya çekmelidir" dedi. Bozdemir açıklamasında şunları söyledi; "Eğitim uzmanlarının, bilim insanlarının ve sendikaların uyarılarına kulak tıkayarak, okulların fiziki yapılarında ve müfredat programlarında hiçbir hazırlık yapmadan ilkokula kaydettiği 66-71 aylık binlerce çocuğu kobay olarak kullanan MEB, bu yanlışındaki ısrarını sürdürmektedir.
14 Ağustos’ta  Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren değişiklikte, “Okul müdürlükleri, yaşça kayıt hakkını elde eden çocuklardan 66, 67 ve 68 aylık olanları, velisinin vereceği dilekçe ile; 69, 70 ve 71 aylık olanları ise, ilkokula başlamaya hazır olmadıklarını belgeleyen sağlık raporu ile okul öncesi eğitime yönlendirebilir ve kayıtlarını bir yıl erteleyebilir.” denilmiştir. Geçen yılki uygulamanın ağır sonuçlarıyla başa çıkamayan Bakanlık, geri adım atmak isterken bu kez de 69-72 aylık çocukları rapor dayatmasına mahkum etmiştir.

UNESCO İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre, dünyadaki 204 ülkenin 126’sında, yani ülkelerin yüzde 62’sinde, okula başlama yaşı 72 aydır. Bu ülkelere Güney ve Kuzey Amerika ile Batı Avrupa ülkelerinin çoğunluğu dahildir.
Anaokuluna gitmeden ilköğretime başlayan çocuklar yeterli bilişsel, duygusal, sosyal ve fiziksel gelişimi sağlayamadığından ilköğretimde sunulan becerileri edinemezler. Bu yaş çocuklarının önemli bir bölümünün henüz öz bakım becerilerini kazanmamış, kural algısı oluşmamış, kalem tutma becerisi edinmemiş, oyun çağındaki çocuklardan oluştuğunu defalarca belirtmiştik. Kaldı ki, geçtiğimiz eğitim-öğretim yılında yaşananlar uyarılarımızda ne kadar haklı olduğumuzu ortaya koymuştur. 
8-9 yaşındaki çocukların fiziki durumuna uygun olan dersliklerin 5 yaş çocuğu için uygun hale getirilmemesi, farklı fiziki ve zihinsel gelişimdeki üç ayrı yaş grubu öğrencinin aynı sınıflarda okutulması, müfredat programlarının hazırlanmaması, kalabalık sınıflar, çok ciddi sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. Bir nesil, AKP hükümetinin eğitimi dinselleştirme amacı nedeniyle heba olmuştur.
Bakanlık, hiçbir pedagojik temeli olmayan bu yanlış uygulamadan vazgeçmeli ve okula başlama yaşını doğrudan 72 aya çekmelidir."

6 Ağustos 2013 Salı

DİKTATÖRLÜK MAHKUM DEMOKRASİ YAKIN

EĞİTİM-İŞ Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir ; "Demokrasi Ve Cumhuriyet Sevgisinin Bedelini Özgürlükleri Ile Ödeyenlerin Suçlu Olmadığını AKP’liler De Biz De Çok Iyi Biliyoruz Ve Çok Yakın Bir Zaman Da Hepsinin Özgürlüklerine Kavuşacaklarını Da. Sırf Kendilerine Muhalif Oldukları Için Yurtseverlere Devlet Gücüyle Zulmederken; Anayasal Düzeni Yıkmak Için Oluk Oluk Kan Döken Terör Örgütünü Omuzlarına Alanlar Ektikleri Rüzgarı, Demokrasinin Sağlıklı Işleyeceği Bir Sistemde “Fırtına” Olarak Biçecektir" dedi. Bozdemir açıklamasında şu ifadelere yer verdi; "Kamuoyunda “Ergenekon Davası” olarak bilinen ve baştan sona AKP’nin yönlendirmesiyle sürdürülen siyasi davanın karar duruşmasında cezalar açıklandı. Tamamen siyasi olan bu davada, ülkemizin aydınları, gazetecileri, yazarları, siyasetçileri, milletvekilleri, askerleri; varlığı kanıtlanmamış bir örgüte üye olmakla suçlandılar ve ceza aldılar.

AKP muhalifi oldukları için yıllardır günahsız Silivri zindanında ömür çürüten gözü pek vatanseverlere beraat verilmesini beklemiyorduk elbette. Demokrasinin askıya alındığı dönemlerde, muhaliflerin sırf muhalif oldukları için yargılandığı davalarda adaleti tecelli ettirme kaygısı güdülmez. Aksine, toplumu korkuyla zapt etme arayışının ürünü olan bu tür davalarda adaletin değil, intikamın peşinde olunduğu mesajı son derece görkemli bir şekilde sunulur. Bu davalarda şekil kitaba uygun olsa da, esas ne kitaba ne de vicdana uygundur.

Halkın adaleti yerine “devlete egemen olanların adaletini” sağlamak için kurulan DGM’nin, isim değiştirmiş hali olan Özel Yetkili Mahkemeler eliyle yapılan yargılama ve verilen cezalar toplum vicdanında derin yaralar açmıştır.

AKP’nin ve savcıların, Ergenekon adını verdiği sözde terör örgütünün varlığını kanıtlayan delilleri, eğer gerekçeli kararda görürsek mahkemeyi de AKP’yi de ayakta alkışlayacağız. Delil bir yana “emare” düzeyindeki bulgular dahi olsa kabulümüzdür, tüm önyargılarımızı bir kenara atarak sözümüzü tutacağız. Genç yaşlı masum bedenleri diri diri Sivas’ta yakanlara kol kanat gerenlerin “Sivas’ın günahını, Sivas için gözyaşı döken yurtseverlerin üzerine yıkma girişimin delili ya da emaresi olabilir mi? Ya da Cumhuriyet Gazetesi’ni var eden İlhan Selçuk’un ve Mustafa Balbay’ın Cumhuriyet Gazetesini bombalattığının delili ya da emaresi?...

Demokrasi ve cumhuriyet sevgisinin bedelini özgürlükleri ile ödeyenlerin suçlu olmadığını AKP’liler de biz de çok iyi biliyoruz ve çok yakın bir zaman da hepsinin özgürlüklerine kavuşacaklarını da. Sırf kendilerine muhalif oldukları için yurtseverlere devlet gücüyle zulmederken; Anayasal düzeni yıkmak için oluk oluk kan döken terör örgütünü omuzlarına alanlar ektikleri rüzgarı, demokrasinin sağlıklı işleyeceği bir sistemde “fırtına” olarak biçecektir.

Siyasi iktidar bilmelidir ki, hiçbir hukuksuzluk tarihte karşılıksız kalmamıştır ve bundan sonra da kalmayacaktır.


23 Temmuz 2013 Salı

Lozan, ulusal onurumuzdur

Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir; "Lozan Antlaşmasıyla Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni içerden ve dışarıdan kuşatan, ulus birliğini tehdit eden kapitülasyonlar ve her türlü sömürü boyunduruğu ortadan kalkmıştır" dedi.



Bozdemir şunları söyledi ;"Bundan 90 yıl önce, 24 Temmuz 1923 yılında İmzalanan Lozan Barış Antlaşmasını Mustafa Kemal ATATÜRK, “Türk Ulusuna karşı yıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme eyleminin yıkılışını bildirir bir belgedir ve tarihte eşi benzeri görülmemiş bir siyasal zafer anıtıdır.” sözleriyle tanımlamaktadır. Bütün dünyayı kan gölüne çeviren Emperyalizm, ilk olarak Anadolu topraklarında yaşanan Kurtuluş Savaşıyla yenilgiye uğratılmış;  bu savaş, tarih sayfalarına Türk Ulusunun onurlu zaferi olarak geçmiştir. Savaş meydanlarında kazanılan büyük utkudan sonra Atatürk’ün önderliğinde örgütlenen ulus iradesi, İsmet İnönü’nün liderliğinde Lozan’da emperyalist güçlere karşı büyük direnç sergilemiş ve Türk tarihi açısından önemli bir diplomatik zafer kazanarak ezilen mazlum uluslara da cesaret, güven ve umut aşılamıştır.  Bu zaferle tüm dünyaya bağımsızlığımız ve ulusal bütünlüğümüz kabul ettirilmiş, ulusumuzun barış ve özgürlük içinde yaşayan bir toplum olma ideali güçlendirilmiştir. Aynı zamanda Lozan Antlaşmasıyla Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni içerden ve dışarıdan kuşatan, ulus birliğini tehdit eden kapitülasyonlar ve her türlü sömürü boyunduruğu ortadan kalkmıştır. Emperyalist güçler bunu içlerine sindirememişlerdir. Geçmişten gelen büyük bir düşmanlıkla,  emperyalist çıkarları için işbirlikçileriyle birlikte ulusal birliğimize, ulusal değerlerimize ve Lozan’la elde ettiğimiz kazanımlara saldırmaktadırlar. Lozan Barış Antlaşması, nasıl geçmişte emperyalist devletlerin Ortadoğu ve Asya’ya ilişkin planlarını bozmuşsa, günümüzde de bağımsız, laik, üniter Türkiye Cumhuriyeti, varlığıyla bölgeye yönelik emperyalist planlara engel oluşturmaktadır. Bu nedenle, Sevr tekrar hortlatabilmek için Lozan’ın kazanımları yok etmek istemektedirler.
      Bugün adına Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)  denen proje ülkemizi bölme ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme projesidir.  Bu nedenle bu projeye karşı çıkan herkes hedef haline getirilmiştir. Cumhuriyete sahip çıkanlar baskı altına alınarak susturulmaya çalışılmakta; milletvekilleri, askerler, siyaset ve bilim insanları, gazeteciler uydurma delillerle hapsedilmekte; ülkenin bölünme ve parçalanması için uygun ortam oluşturulma çabalarına karşı çıkan her türlü muhalif ses susturulmak istenmektedir.
      Buna karşılık ülkemizi bölecek olan açılım sürecine destek vermek amacıyla “sözde akil adam” heyetleri oluşturulmaktadır. Yandaş medya ise halkımızın bu insanlara karşı verdiği tepkileri gizlemekte ve iktidarın sözcülüğüne soyunmuş bu insanların ülkemizi bölmeye yönelik görüşlerini demokratik talepler olarak sunmaktadır. 
       Öte yandan özellikle ekonomik çöküntüler yoluyla dışa bağımlılık artırılarak ulusal bağımsızlığımız tehdit edilmektedir. Bu iktidar döneminde iç ve dış borç büyük oranda artırılmış, cari açık Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamlarına ulaşmış, Türkiye ekonomisi faiz ödeye bir ekonomi durumuna getirilmiştir. Böyle bir ekonomik yapının uzun vadede sürdürülmesi mümkün değildir. Bu yolla ekonomik bağımsızlığımız elimizden alınma noktasına getirilmiştir. Unutmamak gerekir ki siyasal bağımsızlığın olmazsa olmazı ekonomik bağımsızlıktır. Ekonomik bağımsızlığın kaybedilmesi siyasal bağımsızlığın da kaybedilmesi anlamına gelir.
        Ülkemiz dış politikada da ciddi sorunlar yaşamaktadır. Komşularımızla “sözde sıfır sorun” politikaları iflas etmiş, bütün komşularımızla sorun yaşar duruma gelinmiştir. Dış politikamızın temeli olan “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden vazgeçilmiş, ülkemiz komşularımızla savaşın eşiğine getirilmiştir. Suriye ile yaşanılan sorunlar bunun en büyük göstergesidir.
        Lozan’ı başarı ile gerçekleştiren büyük devlet adamı İsmet İnönü’nün adının, Talim ve Terbiye Kurulu tarafından, uluslararası ilişkiler dersi müfredatından çıkarılması, siyasal iktidarın Cumhuriyet rejimine karşı bir girişimidir. İsmet İnönü’ye karşı, başlatılan karalama kampanyasının, bugün adının ders kitaplarından çıkarılması aşamasına gelmesi ve bunun Lozan Barış Antlaşması’nın yıldönümüne rastlaması, bir rastlantı değil, hesaplanmış bir zamanlamadır.
        Ülkemiz tarihinin en ağır tehditleriyle karşı karşıya bulunduğumuz bugünlerde yurdumuzun tapusu olan Lozan Barış Antlaşması’nın ilkelerine, değerlerine sahip çıkma görevi devam etmektedir. Unutulmamalıdır ki; çok zor koşullar ve olanaksızlıklar içindeyken kazandığımız özgürlük ve bağımsızlık mücadelemiz, bugün ülkemiz üzerinde oynanan oyunlara boyun eğmeyeceğimizin en önemli kanıtıdır. Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını kutsayan, Misak-ı Milli sınırlarını, ulusal bütünlüğümüzü ve egemenliğimizi savunmaktaki en güçlü mirasımız olarak bundan sonra da önemini koruyacaktır.
        Eğitim-iş olarak; Lozan Barış Antlaşması’nın getirdiği ilke ve değerlere sahip çıkma görevini sürdürerek elde edilen tüm kazanımların koruyucusu olacağız. Bu vesileyle başta Ulusal Kurtuluş savaşımızın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Lozan'a imza atan büyük devlet adamı İsmet İnönü olmak üzere, Lozan Antlaşmasının unutulmaz kahramanlarını, bu kahramanlarımızı yetiştiren ulusumuzu sevgiyle saygıyla selamlıyor, şükranlarımızı sunuyoruz. "
                                                                                                              

5 Haziran 2013 Çarşamba

Eğitim-İş gerçeği belgelerle ortaya çıkardı

Eğitim-İş Çanakkale Şubesi merkez ilköğretim okulu ile ilgili gerçeği gözler önüne serdi. İnşaat ruhsatlarında okul olarak geçen yerlerin Milli Eğitim Müdürlüğüne verilmesine sendika üyeleri tepki gösterdi. Basın açıklamasının ardından “okuldan başka bir şey yapılamayacağı yazılan” inşaat ruhsatlarının örneklerini basın mensuplarına verildi.

 Eğitim-İş Çanakkale Şube üyeleri merkez İlköğretim Okulu önünde bir araya geldiler. Okulun bir bölümünün Milli Eğitim Müdürlüğüne verilmesini protesto ettiler. Sendika üyeleri adına açıklama yapan Eğitim-iş Denetleme Kurulu Başkanı Ahmet Mantaş, son deprem yönetmeliğine göre inşa edilen okulun bir bölümünü Milli Eğitime ayrıldığı ifade etti.







“Milli Eğitim Kulaklarını Tıkadı”

Eğitim-iş Denetleme Kurulu Başkanı Ahmet Mantaş okul önünde yaptığı açıklamada şunları söyledi;  “4+4+4 yeni eğitim sistemi ile okul dönüşümü tamamlandığında merkez ortaokulu ilköğretime dönüştürüldü. Bir yıl boyunca öğrencileri Cevatpaşa ilköğretime taşıdılar.  İnşaat ruhsatında bir ilkokul bir ortaokul iki okul yapılma kararı olmasına rağmen inşaat devam etti bitme noktasına geliyor. Sınıflar kalabalık öğretmen norm fazlası konumuna düşüyor eğitim öğretim aksıyor gibi bahaneleri unutan Milli Eğitim kendisine makam odası döşüyor.  Tüm girişimlerimize rağmen milli eğitim kulaklarını tıkadı bizi duymuyor. Öğretmen, öğrenci, veliler mağdur. Bunlar için eğitim bahane bunlar makam odası derdine düştü. Milli Eğitim Müdürü bir yıl önce toplantıda açıklamış, Gazi ilköğretim okulu depreme dayanıklı değil demişti. Bu yapılan iki binada, iki okulda deprem yönetmeliğine göre yapıldı. Kendilerini depreme dayanaklı yapıya alıyor öğrencileri dayanıksız yere gönderiyorlar.  Biz bunu kabul etmiyor protesto ediyoruz. Halkın katıldığı protestolarda dile getirildi. Halk, öğretmenler, öğrenciler rahatsız. Valilik mutlaka bu konuyu değerlendirmeli. Milli Eğitim müdürlüğü kendi makam odaları için öğrencileri sürgün etmemeli.  Ortaokul yapılan binayı milli eğitim nasıl alır bunun hesabını soruyoruz” dedi.








6 Mayıs 2013 Pazartesi

Onlar Güneşe ve Yüreklere Gömüldüler



   Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir, "Eğitim-İş olarak, kendilerini Türk halkının bağımsızlığına adayan Üç Fidan’ı idam edilişlerinin 41. Yıl dönümlerinde saygıyla anıyoruz" dedi.                                                                    
                                                                                                                           

Bozdemir açıklamasında şu ifadelere yer verdi; Bugün 6 Mayıs, günlerden Üç Fidan. 41 yıl sonra bugün, emperyalist baronların 6 Mayıs 1972 gecesi karanlığın en koyu anında “yok ettik” dedikleri  “Tam bağımsız Türkiye” sevdalısı üç genç Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in gözlerindeki ışıltı karanlığı yarmaya, idam sehpasındaki haykırışları caddelerde, sokaklarda, meydanlarda yankılanmaya devam ediyor.   Marshall ve Truman yardımları, NATO ve ABD’nin askeri üsleriyle gerek ekonomik gerekse askeri alanda emperyalizmin kıskacına alınan Türkiye’de, dünyadaki antiemperyalist dalgaya paralel olarak yükselen devrimci-bağımsızlıkçı hareketi yok etmek için tertiplenen 12 Mart faşizminin askeri mahkemelerinde yargıladığı Üç Fidan, 6 Mayıs sabahı idam edildiler. Bu üç yağız delikanlının idama götürülürken gecenin sessizliğini yırtan “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” haykırışı dün olduğu gibi bugün de emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin korkulu rüyası olmuştur.
        Üç Fidan “İçinde bulundukları ahval ve şeraitin” tüm zorluklarına rağmen ülkenin bağımsızlığı için hiç tereddütsüz canlarını verdiler. Bir kez öldüler, güneşe ve yüreklere gömüldüler.
Tam bağımsızlıktan yana anti-emperyalist bir örgüt olan Eğitim-İş olarak, kendilerini Türk halkının bağımsızlığına adayan Üç Fidan’ı idam edilişlerinin 41. Yıldönümlerinde saygıyla anıyoruz.                                                                                      

                                                                                                                                                 

29 Nisan 2013 Pazartesi

1 MAYISTA CUMHURİYET MEYDANI’NDAYIZ


Birleşik Kamu-İş’e bağlı Eğitim-İş Çanakkale Şubesi, Eğitim-İş Tekirdağ Şubesi, Eğitim-İş Kırklareli Şubesi ve  Eğitim-İş Gönen Temsilciliği 1 Mayıs’ı Çanakkale Cumhuriyet meydanı’nda kutlayacak.
1 Mayıs 2013 İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü kutlamalarının emeğin kazanılmış haklarına yönelik yeni saldırıların gündeme geldiği bir dönemde gerçekleştiğini ifade eden  Birleşik Kamu-İş İl Temsilcisi  Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir; "  AKP iktidarının, emperyalizmin bölgemizdeki politikalarıyla uyumlu olarak oluşturmak istediği yeni siyasal rejim, emekçi sınıfların sömürüsünü derinleştirdiği gibi aynı zamanda sermaye egemenliğini de pekiştirmiştir" dedi.


                                                                   
Bozdemir şunları söyledi; "   Bir yanda kıdem tazminatının kademeli olarak kaldırılması, Özel İstihdam Bürolarının kölelik büroları haline getirilmesi, taşeronluğun, güvencesiz ve kuralsız esnek çalışmanın “Ulusal İstihdam Stratejisi” adı altında yaygınlaştırılması, diğer yandan grev yasaklarında ısrar eden, emek sınıfının önüne konulan barajları koruyan, yasakçı bir sendikalar yasası, emekçiler için yıkıcı sonuçlar doğurmuştur.  Siyasi iktidarın dayatmalarıyla örgütsüz, güvencesiz, korumasız ve güvenliksiz bırakılan işyerlerinde yaşanan iş cinayetlerinde büyük artış yaşanmakta, milyonlarca işçi ölümün kucağında çalışma koşullarına terk edilmektedir.  4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikalarında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile kamu emekçilerine anti demokratik çalışma ve yaşam koşullarının dayatılması, 4+4+4 düzenlemesi ile eğitim sisteminde yapılan gerici yasal düzenlemeler, 657 sayılı DMK’da yapılması planlanan değişiklikle iş güvencesinden yoksun bir kamu istihdamı oluşturulmak istenmesi siyasal iktidarın uyguladığı baskıcı politikaların en büyük göstergesidir.  Her türlü hak alma çabasının ve mücadelesinin baskı ve şiddet ile durdurulmak istendiği, işsizlik ve yoksulluğun kalıcılaştığı, sağlık ve eğitim alanının ticarileştiği, gazetecilerin, sendikacıların, aydınların tutuklandığı, sendikal hak ihlallerinin sürdüğü, baskının hakim olduğu bir dönemden geçmekteyiz.  Böylesine bir süreçte yüzü bağımsızlıktan, demokrasiden, özgürlükten yana olan tüm antiemperyalist kesimlerin kol kola girmeleri kaçınılmazdır.   Gün, etnik ve dinsel kimliklerin öne çıkarıldığı gün değil, tıpkı 1886 yılında olduğu gibi sınıf dayanışmasının öne çıkarılacağı; sömürgeciliğe karşı bağımsızlık bayrağının dalgalandırılacağı; emperyalizme karşı mazlum ulusların dayanışma içinde olacağı gündür.
Bu amaçla;  
-Emek ve Cumhuriyet karşıtı anayasaya hayır demek için
-657 sayılı Devlet Memurları Kanununun değiştirilmesiyle, esnek, performansa dayalı ve güvencesiz çalışma tarzına dur demek için
-4688 sayılı kanunla yürütülen toplu sözleşme aldatmacasına karşı grevli toplu sözleşme hakkımız için
-4+4+4 yasası ile getirilen ırkçı, bölücü gerici eğitim sistemine dur demek için
-Sanata ve sanatçıya yapılan baskılara son vermek için
-Sözleşmeli Personel statüsü ve kölelik düzeni olan taşeron işçiliğe karşı durmak için
-İş cinayetlerine hayır demek için
-Özelleştirmeye dayalı talan ekonomisine son demek için
-Yargının iktidar güdümünden kurtarılıp bağımsız olması için
-Emperyalizm ve işbirlikçilerinin sözde “çözüm süreci” adıyla yürüttüğü, ülkemizi parçalama projesine dur demek için
-Ülkemizin komşu bölge ülkelerine karşı savaşa sürülmesine dur demek için
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü! "

17 Nisan 2013 Çarşamba

AKP, Sanat ve Sanatçıdan Korkuyor



Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir, “Dünyaca ünlü sanatçımız piyanist ve besteci Fazıl Say hakkında, sosyal medyada Ömer Hayyam’ın bir dörtlüğünü paylaştığı için verilen 10 ay hapis cezası, Türkiye’de demokrasi yokluğu ve ifade özgürlüğünün gelmiş olduğu içler acısı durumu ortaya sermektedir.” dedi



Eğitim-İŞ Çanakkale Şube Başknaı Ahmet Bozdemir, Fazıl Say'ın aldığı cezanın “Türkiye’de demokrasi yokluğu ve ifade özgürlüğünün gelmiş olduğu içler acısı durumu ortaya koyduğunu belirterek şunları söyledi; “Dünyaca ünlü sanatçımız piyanist ve besteci Fazıl Say hakkında, sosyal medyada Ömer Hayyam’ın bir dörtlüğünü paylaştığı için verilen 10 ay hapis cezası, Türkiye’de demokrasi yokluğu ve ifade özgürlüğünün gelmiş olduğu içler acısı durumu ortaya sermektedir. Kendinden olmayanlara yönelik baskı, tutuklama ve göz altılarla topluma korku salmak isteyen AKP iktidarının, sanata ve aydınlara yönelik gerici tutumu devam etmektedir. Sanatın ve sanatçının özgürlüğünü tehdit olarak gören AKP, 11 yıllık iktidarı boyunca, sanatı ve sanatçıyı sürekli aşağılamış, okullardan sanat eğitimini kapı dışarı etmiştir. Okullarımızda resim, müzik gibi sanat derslerinin, haftalık ders saatleri içindeki oranının yüzde 15’ten yüzde 5’e düşürülmesi de AKP’nin sanata bakışını ortaya koyar niteliktedir. Gelinen noktada, bir belediye başkanı “sanatın içine tükürürken”, Başbakan heykellere “ucube” diyerek sanatçıları alenen aşağılamaktadır. Sanat ve kültür toplumların aydınlanması, ileriye gitmesi için olmazsa olmazdır. Türkiye’yi dünyada başarıyla temsil eden Say’ın fikirleri ve inançları nedeniyle ceza almasını utançla karşılıyoruz. 21. yüzyılın yetiştirdiği dünyanın ve ülkemizin önemli bir sanatçısına, üstelik Dünya Sanat Günü’nde verilen bu ceza tarihimize kara bir leke olarak geçecektir. Cezanın ertelenmesindeki amaç, Say’ın özgürce fikirlerini ifade etmesini engellemeye yöneliktir. Merak ettiğimiz bir nokta da AKP’nin sanatçı Akil Adamlarının, kendileri gibi sanatçı olan Fazıl Say’a verilen ceza karşısında nasıl tepki vereceğidir. Eğitim-İş olarak, hukuksuzluğun biteceği özgür, demokratik bir Türkiye özlemiyle, Fazıl Say’ın yanında olduğumuzu belirtiyoruz”


8 Nisan 2013 Pazartesi

Emek Mücadelesi Değil Bölme Mücadelesi Veriyorlar


 Eğitim-İş Çanakkale Şube Başkanı Ahmet Bozdemir, açılım sürecinin gizeminin artık tamamen çözüldüğünü ifade ederek; " Üniter devlet yapısı AKP ve PKK eliyle parçalanıyor. Yaşananlar bağımsız yargıyı, medyayı ve üniversiteleri kısacası ülkeyi kuşatan küresel tezgahı anlamlı hale getiriyor. Emperyalizmin ülkede siyasal istikrarsızlık yaratması için 12 Eylül faşizmi koşullarında palazlandırdığı terör örgütü, nihayet Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile eşit koşullarda masaya oturtuldu. Devlet eliyle teröre siyasal meşruiyet sağlandı" dedi.



Bozdemir şunları söyledi; " Anadolu topraklarında tarihin hiçbir döneminde görülmemiş büyüklükte bir ihanet yaşama geçirilirken, sözde çözüm sürecine katkı verecek akil insanlar listesinde Hak-İş, Türk-İş, DİSK, KESK, Memur-Sen başkanlarının bulunması emek mücadelesi tarihine kara bir leke olarak geçecektir.  Toplumsal yıkım projesini, toplumsal barış ve huzur projesi olarak halka pazarlama görevi verilen mazlum halkımızın ekmeğini yiyerek “adam siluetine” bürünen sözde akil adamlar hakkında söyleyecek söz bulamıyoruz. Tarih onlara yakışan en güzel sözleri ve sıfatları bulacak, yüzyıllar boyu unutulmamalarını sağlayacaktır. Ancak içlerinde yer alan sözde emek örgütü liderlerinin, emekçiler adına söz söylemek haklarının olmadığını da ifade etmek zorunludur. Bugün ülkemizde emekçiler tarihin en karanlık günlerini yaşıyor. İş kazaları adı altında her gün cinayet işleniyor. Toplu sözleşme yapma hakkı olan sendikalı işçi sayısı 75 milyonluk nüfusa rağmen 500 bine düşerken 1 milyonun üzerinde taşeron işçi ortaçağ koşullarında çalışıyor. Kamu çalışanları yoksulluk sınırının çok altında ücret alıyor. Bütün bu gelişmelerin her biri ortak bir mücadele alanı yaratması gerekirken sözde bu emek örgütleri, Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz parasıyla grev yaparak Atatürk’e karşı emperyalist işgalcilerin yanında yer alan dönemin işbirlikçi sendikaları gibi davranmaktadırlar.  Tarihi bir dönem yaşıyoruz. Bundan sonra her şey çok daha zor, çok daha acı verici olacak. Ancak her şeye rağmen laik, demokratik, üniter, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti hayalimizi rafa kaldırmaya kimsenin gücü yetmeyecek. Sendikamız, bu zor mücadelede üzerine düşen görevi gözünü kırpmadan yerine getirecektir."